hareket sistemi

Hipoterapi nedir?, belirtileri, tedavi süreci

Hipoterapi gereği, spastik çocuklar, çıplak ata eğersiz bindiriliyor. Atın vücut sıcaklığının gergin kaslara temas etmesi sonucu çocuklarda büyük bir gevşeme gerçekleşiyor. Örneğin bir yıl önce tek başına ayakta bile duramayanlar, bugün kendi başlarına merdiven çıkabiliyor. Çocukların kendi kendilerine hareket edebilmelerinden duydukları sevinç de psikolojik bir rahatlama getiriyor.

İlk kez M.Ö. 5. yüzyılda Yunanlı askerlere uygulanan hipoterapi tedavisi, daha sonraki yüzyıllarda unutulmuş. 19. yüzyıl İngiltere’sinde yeniden uygulanmaya başlanmış ama o dönemde de sürekli bir tedavi yöntemi olarak kullanılmamış. Bugün İngiltere ve Avustralya’da iki merkezde uygulanan hipoterapi yöntemi, ABD’de bazı özel kliniklerde denileniyor. Hipoterapinin Batı’da yaygın bir tedavi yöntemi olmamasının en önemli nedeni maliyetinin yüksek olması.

Türkiye’de hipoterapiyi ilk kez deneyen Ankara’daki Pırıl Özürlü Çocuklar Merkezi’nde bu tedavi için ayrıca bir ücret alınmıyor. Ancak yöntem, çocukların hepsine uygulanmıyor. Hipoterapi tedavisi görecek çocuğun algılamasının gelişmiş olması, komut alabilecek düzeyde olması gerekiyor.

İyileşme süresi de yine çocuğa göre değişiyor. Atla tedavi uygulamasına başladıktan altı ay sonra bir değerlendirme yapan yöneticiler, kendi başına yürüyemeyen çocukların vücut dengelerini kurabildiklerini görmüşler. Yürümeyi başaranlar, hipoterapiden ayrılıp fizik tedavi merkezindeki egzersizlerine dönüyorlar. Eğitim görenler sadece çocuklar değil. Merkez, aileler için iki psikiyatrist eşliğinde haftada bir gün psikolojik destek dersleri veriyor.

Archived under hareket sistemi Yorumlar

Fizik Tedavi nedir?, nasıl uygulanır

Hastalıkların tedâvisinde fizik ajanların (ısı, hareket ışın, elektrik) kullanıldığı bir tıp dalı. Fizik tedâvi, vücudun motor (hareketle ilgili) fonksiyonlarını etkileyen hastalık veya ağrıların tedâvisini, hastaların rehabilitasyonunu (eski hâle getirilmesini) sağlayarak yapan bir uzmanlık dalıdır. Bu sebeple “fizik tedâvi-rehabilitasyon” bilim dalı olarak da adlandırılır. Fizik tedâvi hastaların daha rahat ve verimli bir hayâta dönmesini gâye edinir.

Esas îtibâriyle insan vücudu muhtelif enerji şekillerinin husûle geldiği muazzam bir yapıdır. Bu muazzam yapı içinde meydana gelen fizikî ve kimyevî olaylar, sıcaklık, mekanik hareket gibi neticeler sağlar. Organizmanın kendi içinde meydana gelen bu fizik enerji şekillerinin yanında dışarıdan da fizikî enerjilerin verilmesi ve enerji şekli ve dozuna göre vücutta çeşitli değişikliklerin meydana getirilmesi mümkündür.

Fizik tedâvi vâsıtalarının hemen hepsi, insan vücuduna cilt yoluyla tatbik edilen vâsıtalardır. Derimiz sâdece koruyucu değil, daha birçok vazifesi olan bir organımızdır. İç organların bir kısmı, hemen üzerlerindeki bir kısmı da daha uzak noktalardaki deriyle, sinirleri vâsıtasıyla sıkı bir temas ve münâsebet hâlindedir. Deriden yapılan tesirler ile iç organlarda ortaya çıkan olaylara “revülsiyon” denir. Genel olarak fizik tedâvi, deri ve derialtı dokusunda, damarlarda değişiklikler husûle getirip, metabolizmaya tesir etmek için kullanılır.

Târihin çok eski devirlerinden beri insanlar, fizikî ajanları, hastalıkların tedâvisinde kullanmışlardır. Başlangıçta güneş, tabiî sıcak su kaynakları, torpidobalığının elektrik deşarjları gibi tabiî fizik enerji kaynaklarını tedâvi vâsıtası olarak kullanan insanlar, teknik ilerledikçe yeni fizikî kaynakları hastaların istifâdesine sunmuşlardır. Sun’î fizik vâsıtalarının tedâvi sahasında kullanılmaya başlanmasındaki en mühim âmil, elektrik enerjisinin keşfi ve kullanılmaya başlanmasıdır. Elektriğin hastalıkların tedâvisinde kullanılmaya başlanılması ise 18. yüzyılda Benjamin Franklin tarafından gerçekleştirilmiştir.

Fizik tedâvi bir tıbbî servis olarak Birinci Dünyâ Savaşından sonra gelişti. Bu gelişmeye çocuk felci salgınları ve savaşların sonucunda ortaya çıkan sakatlanmış genç insan yığınları sebep oldu. Daha sonraları fizik tedâvi, kırık, yanık, verem, bel ağrıları, bayılmalar ve sinir harabiyetleri ile de ilgilendi. Fizik tedâvi, ortopedik cerrâhî ile de yakından ilgilidir. Bundan başka hemen her tıp dalında uzmanlaşmış hekimler tarafından fizik tedâvi hastalara sık olarak tavsiye edilmektedir.

Fizik tedâvinin amaçları şöylece özetlenebilir: Ağrının giderilmesi, kuvvet ve hareket gibi fonksiyonların yeniden sağlanması, zarûrî hareketleri yapabilmesi için hastaya gereken eğitimin verilmesi, vücudun çeşitli fonksiyonlarının ölçülmesi. Bu son konudaki testler: Kas kuvveti, eklem hareketlerinin derecesi, soluk alma kapasitesi, kalp fonksiyonlarının ölçülmesi gibi konuları ihtiva eder.

Tedâvi tipleri: Sık kullanılan metodlar şunlardır: Isı, masaj, hareket (egzersiz), elektrik akımı ve fonksiyonel eğitim.

Isı: Genellikle tedâvi edilen bölgede ağrıyı azaltıcı ve dolaşımı tenbih edici etkisi sebebiyle kullanılır. İnfrared lambaları, kısa dalgalı radyasyon veya diatermi akımları, sıcak nemli kompresler, sıcak su, erimiş haldeki parafin mumu veya ultrason (ses ötesi) dalgaları şeklinde uygulanır.

Masaj: Temelde dolaşıma yardımcı olmak, ağrıyı veya kas kasılmalarını (spazmı) azaltmak gâyesiyle uygulanır. Masaj daha çok eller vâsıtasıyla, bâzan da girdaplı su veya mekanik cihazlar vâsıtasıyla yapılır.

Egzersiz: En çok uygulanan tedâvi şeklidir. Bu yolla eklemdeki hareket miktarı arttırılır veya kasın uyumlu bir şekilde hastanın kontrolü altında kasılıp gevşemesi sağlanır. Hareket fizik tedâvi uzmanı tarafından yaptırılır. İyice eğitilen hastalar da düzenli olarak kendi başlarına belli eksersizleri yapabilirler. Pasif denilen başkasının yaptırdığı veya kendisi bir güç harcamadan yapılan hareketler eklemin hareket kâbiliyetini arttırmada yardımcı olabilirler. Bir kasın kuvvetlenmesi lüzum ettiğinde hastaların aktif hareketler yaparak kasları çalıştırmaları gerekmektedir. Çeşitli egzersiz cihazları mevcuttur. Egzersiz tedâvisi eklem hareketini kısıtlayan durumlarda, felçlerde, soluk alma bozukluklarında kullanılır.

Elektrik akımları: Sathî kaslara ciltten düşük akımlar uygulanarak kasılma sağlanabilir. Bu metod zayıflamış kasların alıştırılması ve sinirlerin sağlam olup olmadığını anlamada kullanılır.

Fonksiyonel eğitim: Bu yolla hastanın sakat hâline rağmen rahat ve güvenilir bir hayat sürmesi ve ihtiyaçlarını karşılayabilmesi sağlanır. Bu tip bir eğitim uzun zaman alır. Hastaya sâdece sakat kısımlarını değil, diğer uzuvlarını da kullanmasını gerektiren çeşitli meşguliyetler öğretilir.

Archived under hareket sistemi Yorumlar

El Hastalıklarında Mikrocerrahi nedir?, nasıl uygulanır

Yaygın kanaatin aksine el cerrahisi sadece el yaralanmaları ya da kopmaları ile ilgilenmez. Doğumsal el ve kol sakatlıklarından felçlere, romatoid el hastalıklarına ve tümörlere kadar uzanan geniş bir ilgi alanı vardır.

El hastalıkları yaş dönemlerine göre ayrılır. Bu yaş dönemleri; bebeklik, çocukluk – gençlik ve orta – ileri yaş olmak üzere üç bölümden meydana gelir.

Bebeklik dönemi

Yeni doğmuş bir bebeğin elinin şekli, parmakların sayısı, uzunluğu ya da kısalığı, parmaklardaki yapışıklık hemen ilk göze çarpan bulgulardır. Hareketlerini gözlemek, gücünü tartmak sinir yapısını ölçmede önemli bilgiler verir. Aslında sıkça rastlanan ama çocukların ellerini yumruk gibi yapmaları yüzünden gözden kaçan bir başka bulgu da başparmağın (diğerlerinde de olabilir) tendonun sıkışmasıdır. Bu hastalıkta başparmak tam açılamaz ve avuç içinde sertlik ele gelir. Tüm bu hastalıkların bu çağda yapılacak tedavisi, kolay ve sonucu en güzel olandır. Doğum sonrası ve ileride de çeşitli sebeplerle oluşan felçler, hareket ve güç kayıpları …. ile birlikte tedavisi yapılarak başarılı olunmaktadır.

Çocukluk ve gençlik

Bu çağda yaşın da etkisi ile başlayan yaramazlıklar neticesinde yaralanmalar ilk sırayı alır. Tendon, damar, sinir kesilerine ve kırıklara sıkça rastlanır. Oluşan doku kayıpları ve kesiler mikrocerrahi yöntemi ile başarı ile onarılmaktadır.

Ağrılı el bileği, eli ve parmakları oynatamama dikkat edilmesi gereken hususlardır. Eldeki şişliklerin, özellikle el bileği sırtında oluşan küçük şişliklerin tedavisi geciktirilmemelidir.

Yurdumuzda sağlığa verilen önemin azlığı sonucu sınıkçı diye tabir edilen kişilerin bilimsel yaklaşımdan yoksun uygulamaları incinme, bertilme gibi yanlış tabirlerle geçiştirdikleri hastalıkların ileride büyük sorunlara yol açtığını bilmekteyiz.

Tırnak ve parmak bakımına dikkat edilmeyen çocuklarda hele de parmaklarını yiyen hastalarda abse ve iltihaplanmalara sıkça rastlamaktayız.

Tümörler nadir de olsa gördüğümüz; ancak erken müdahale ile tedavide başarı elde ettiğimiz hastalıklardır.

Orta ve ileri yaşlar

Bu grup hastalarda yaralanmalar, iltihap ve tümörlerin yanı sıra diğer kendine has hastalıklara da rastlamaktayız. Şöyle ki, romatizmal yakınmalar ön plana çıkmaktadır. Şekil bozukluğuna dek yol açacak romatizmalarda müdahale sakat kalmanın önüne geçecektir.

Özellikle hanımlarda karşılaştığımız bir diğer hastalık da parmak uçlarında uyuşma, his kaybı ve başparmakta güçsüzlükle başlayan sinir sıkışmalarıdır. Sıkışan doku hele de sinir gibi önemli bir yapı ise mutlak incelenmelidir. Erken dönemde tedavi edilerek ileride eli kullanamama, hissetmeme gibi sonuçlar doğuracak durumlarla karşılaşılmış olur.

Guatr, gebe, aşırı kilo alıp verme, bilek kırığı, boyun kireçlenmesi gibi hastalığı olanlar bu konuya daha fazla hassasiyet göstermelidirler.

Avuç içindeki büzüşmeler, liflerde hareketlerle oluşan ağrı, parmakların hareketi ile sıkışıp birden gevşeyen (tetik gibi) olgular yine erken olmaları kaydı ile başarı ile tedavi edilmektedirler.

El bileği kırığı, yaşlı kemik erimesi olan hastalarda sıkça üzerine düşme neticesinde oluşmaktadır. Eğri kaynama, geç dönemde ağrı, hareketsizlik ve güçsüzlüğü getirdiğinden kaynamış bile olsa düzeltilmesi gerekmektedir.

Sık tekrarlayan hareketlerin (örneğin daktilo, bilgisayar gibi büro makinelerini ya da tornavida gibi el aletlerini kullanma, el işi yapma) zamanla yaptığı aşınmaların ağrılarını da burada belirtmek gerekir. Tırnak ve parmaklardaki yanlış ve gereksiz çekimlerin yaptığı kozmetik bozukluklar da el cerrahisinin ilgi alanı içerisindedir.

Archived under hareket sistemi Yorumlar

Diyabet, Diyabetli Ayağın Tanımı nedir?, tedavisi, belirtileri

Diyabet halk arasındaki bilinen ifadesiyle “şeker hastalığı”; vücudun şekeri vücuda yararlı hale getiren ve pankreas bezinden salgılanan “insülin” adı verilen hormonun üretilemediği ya da kullanılamadığı zaman ortaya çıkan ve kandaki şeker miktarının yükselmesiyle oluşan bir hastalıktır.

Şeker başta beynimizin çalışması olmak üzere, bedenin enerjisini sağlayan ana elemandır. Ancak kandaki düzeyi yükseldiğinde bu şeker bir çok değişik mekanizmayla çok sayıdaki organa zarar vermektedir.

“Diyabet hastalığı” farklı mekanizmalarla ayakları da etkiler. Şeker öncelikle bacağa kan götüren ve getiren damarların yapısını bozar. Bu da dokularda beslenme bozukluğundan dolayı, kasların zayıflaması eklemlerde şekil bozukluğuna sebep olur. Beslenme yetersizliği ayrıca, enfeksiyonların iyileşmesini de geciktirir. Ardından sinirleri değişik biçimlerde harap ederek işlevlerini bozar.

Diyabet hastalığı, derinin kendisini yenilemesi bakımından da olumsuz etkiler yaptığı gibi, herhangi bir nedenle deri bütünlüğü bozulduğunda yani deride bir yara oluştuğunda da yara iyileşmesini daha geciktirir. Ayrıca yara zemininin çeşitli mikroplarla ve mantarlarla oluşan enfeksiyonlarını da kolaylaştırır.

Bu nedenlerle diyabeti olan hastalar, çok sayıda ayak sorunu yaşamaya adaydırlar. Dahası bu sorunlar zaman içinde yavaş yavaş ortaya çıktığından bir oranda kişi bu küçük sorunları önemsemez ve onlarla yaşamaya çalışır. Bu ise sorunların büyümesine ve giderek çözümlenmesinin olanaksız hale gelmesine yol açar.

Diyabetli hastaların ayaklarıyla ilgili sorun yaşamamaları için bir yanda diyabet hastalığını en iyi biçimde tedavi ettirerek, kan şekerlerini normal sınırlar içinde tutmalı, diğer yanda da ayak bakımlarına herkesten daha çok özen göstermelidirler.

Bakım düzenli yapılmaz, sorunlar “küçük”ken çözümlenmediğinde ayak parmaklarının ya da ayağın tümünün kaybına yol açacak olumsuzluklar yaşanabilir.

Diyabetli hastaların ayak bakımları yukarıda anlattığımız bakımın düzenli ve sürekli olarak yapılmasıyla gerçekleşir. Ayrıca deri, sinir ve damarlarda ortaya çıkan sorunlara yönelik olarak yapılması gereken işlemler vardır.

Sinir hasarı gelişmiş olanlarda kişi duymayan yerlerini bilmeli ve diğer duyularının yardımıyla bunların duyu yönünden yetersizliklerini giderecek yöntemler bulmalıdırlar. Küçük ve önemsiz görünen kesiklerin, sıyrıkların ve yanıkların erkenden farkına varacak yöntemler bulmalıdırlar.

Derinin düzenli gözlenmesi herhangi bir olumsuzluğun erken fark edilmesini sağlar. Bu da onlara yönelik önlemlerin ve tedavilerin uygulanmasını sağlayacaktır.

Benzer biçimde ayak ve bacak damarlarının da kontrolü yapılarak, kan akımının durumu saptanmalı ve bunda ortaya çıkan sorunlara yönelik uygun tedavi ve bakımlar planlanmalıdır.

Her diyabetli hasta kendisini tedavi eden dâhiliye uzmanıyla işbirliği halinde çalışan bir ayak bakım merkezi ve dermatoloji uzmanının kontrolü altında olmalıdır.

“Diyabetik ayak” terimi, ayağın herhangi bir etkenden rahatsız olmasından sonra, derinin bozulması, yara oluşumu, doku ölümü (nekroz) ve enfeksiyon döngüsünü içerir. Bazı durumlarda başlayan enfeksiyonlar yayılarak kemiğe kadar ilerleyebilir ve “osteomiyelit” denilen tedavisi güç kemik enfeksiyonlarına yol açabilir.

Düzenli ayak bakımı bu komplikasyonları engelleyebilir. Bakımın temel amacı ayağın her anlamdaki bütünlüğünün muhafaza edilmesidir.

Bu amaçla ayak gözle muayene edilerek; dikkatli bir şekilde izlenmelidir. Bu muayene kişinin kendisi tarafından örneğin bir ayna yardımı ile yapılabileceği gibi, bir yakını tarafından da yapılabilir.

Ayağın Kontrolü

Ayak derisindeki solukluk, kızarıklık, koyulaşma gibi renk değişiklikleri, derinin herhangi bir noktasındaki ısı(sıcaklık) artışı ya da azalması şeklindeki değişiklikler, ayağın ya da bileğin herhangi bir bölümündeki şişlikler, iyileşmeyen açık yaralar, ya da su kabarcıkları, cerahat toplamaları, akıntı, kanama veya kötü kokular, batık tırnaklar, tırnak yatağındaki veya çevresindeki iltihaplar, tırnaktaki mantar enfeksiyonları, ayağın herhangi bir yerindeki sertlikler, kalınlaşmalar ve nasırlar, derideki ve özellikle topuktaki çatlak bölgeler, ayağın herhangi bir yerine dokunulduğunda ortaya çıkan ağrı, ya da çeşitli “nahoş” (diken batması, karıncalanma, iğne batması duygusu, yanma, uyuşukluk, duygusuzluk, vb.) duygular dikkatli bir şekilde gözlenmeli, ayrıca her iki ayak arasındaki farklılıklara dikkat edilmelidir.
Aramanız gereken önemli bazı değişiklikler ve anlamları

• kızarıklık, şişlik, sıcaklık (enfeksiyonu düşündürebilir),
• çatlaklar, yaralar (enfeksiyona zemin hazırlar),
• cerahat, akıntı, kanama, koku (enfeksiyon varlığı),
• tırnak batması (enfeksiyonu davet eder),
• kırmızı çizgilenme (içte enfeksiyonu düşündürür),
• soluk ya da mor deri (zayıf dolaşımı düşündürür),
• ağrı, karıncalanma, yanma, uyuşma ya da his kaybı (sinir hasarını düşündürür),
• soğuk bölgeler (dolaşım azlığını düşündürür).
• Ayaklarınızı her gün ılık su ve sabunla yıkayın, suyun sıcaklığını dirseğinizle kontrol edin.
• Ayaklarınızı, özellikle parmak aralarını, tam olarak kurulayın, parmak araları dışındaki bölgelere nemlendirici uygulayın, fazla nemi pudra ile alın.

Bunların herhangi biri veya birkaçı gözlendiğinde bir merkeze veya uzmana danışılmalı ve muayene olmalıdır. Eğer o anda bu olanak yoksa bir yere kaydedilmeli ve ilk fırsatta başvurulan hekime anlatılarak muayene etmesi sağlanmalıdır.

Ayağın Bakımı

Herhangi bir bulgu ve/veya yakınma olmasa da ayağa yine de gündelik bakım uygulanmalıdır. Yani ayaklar her gün ılık su ve sabunla yıkanmalı, özellikle parmak araları olmak üzere, tam olarak kurulanmalı, gereken yerlere nemlendirici uygulanmalı veya hafif yağlı kremlerle yağlanmalıdır.

Ayakkabı Seçimi

Diyabetli hastaların ayakkabı seçimleri de çok önemlidir ve ayaklarının durumu göz önünde bulundurularak, yine bir uzmanın yönlendirmesiyle seçilmelidir.

Çok bol ya da dar, büyük ya da küçük ayakkabılardan kesinlikle kaçınılmalıdır. Yüksek topuklu ayakkabılar, tabanı çok ince ayakkabılar, yüksek boğazlı ve plastik malzemeden yapılmış, ayağın havalanmasının mümkün olmadığı ayakkabılardan kaçınılmalıdır.

Ayak ayakkabının içinde kaymamalı veya çok sıkmamalıdır. Ayakkabının üst kısmının yumuşak ve esnek olmasına, içinde herhangi bir düzensizlik, dikiş vb çıkıntıların olmamasına özellikle dikkat edilmelidir.

Ayakkabı seçerken dikkat edilmesi gerekenler:

• Ayakkabının üst kısmı yumuşak ve esnek, iç kaplama ise düz olmalı ve çıkıntıları ve dikişleri olmamalı,
• Deriden ya da diğer nefes alabilen malzemeden yapılmış olmalı,
• Ön kısım içinde tüm parmaklar ayakkabıya temas etmeden hareket edebilmeli, başparmak ve ayakkabının ucu arasında 1-1.5 cm mesafe olmalı,
• İç taban ve iç malzeme rahatsızlık vermeyecek biçimde bağlantılı yapılmış olmalı,
• Topuklar kayma, sıkışma ve basıya sebep olmadan ayak şekline uymalı,
• Taban özellikle ön kısımda esnek olmalı,
• Yüksek topuklu ve ince uçlu ayakkabılardan kaçınılmalı.

Diyabetli hastaların ayaklarının sağlığı için genel olarak özen göstermesi gereken durumlar da vardır.

Genel Önlemler

Bunların başında ayakların taşıdığı yükün azaltılması gerekir. Bu nedenle kilo almaktan kaçınılmalı, hatta mevcut beden ağırlığının azaltılması için çaba sarf edilmelidir.

Hareketsiz bir yaşamdan olabildiğince kaçınılmalı, aşırıya kaçılmadan düzenli ve sürekli olarak egzersiz yapılmalı ve özellikle yürümelidir. Eğer toplardamarlarla ilgili bir sorun varsa, yürüme sırasında çok sıkı olmayan varis çorapları giyilmelidir.

Uzun süre sabit ayakta durulmamalı, otururken de bacaklara kan gidişini veya dönüşünü engelleyecek pozisyonlardan kaçınılmalıdır. Özellikle bacak bacak üstüne atmak, diz çöker durumda oturmak dar ve sıkışık mekânlarda sürekli ve uzun süre kalınmamalı, oturarak çalışanlarda oturulan koltuk düzeyinde bir sehpa yardımıyla ayak yukarıda tutulmalıdır.

Sigara ve alkol kullanmaktan kaçınılmalıdır. Çünkü her ikisi de başta damarlar olmak üzere genel olarak vücut üzerinde yol açtığı olumsuzluklarla ayakları olumsuz etkileyecektir.

Belirli aralıklarla bir ayak merkezinde veya diyabeti izleyen dâhiliye uzmanıyla işbirliği yapan bir uzmanın kontrolü altında olmalı ve önerilerini düzenli olarak uygulamalıdır.

Archived under hareket sistemi Yorumlar

Dar Spinal Kanal nedir?, tedavisi, belirtileri

Bel fıtığından söz ederken insanlardaki bazı yanlış kanaatleri ortadan kaldırmak için “dar kanal” bahsine de değinmemiz gerekmektedir. Çünkü bilinenin aksine “dar kanal”, tedavisi mümkün olan bir rahatsızlıktır ve cerrahi tedaviden elde edilen sonuçlar ameliyat usulüne uygun yapıldığı takdirde en az bel fıtığındaki kadar yüz güldürücüdür.

İçinden omurilik ve sinirlerin geçtiği omurga kanalı üst üste dizilmiş kemiklerden oluşan ince, uzun, kıvrımlı bir borudur. Bu kanalın belirli bir genişliği vardır. Şayet bu genişlik azalırsa kanalın içinden geçmekte olan omurilik ve sinirler sıkışmaya başlar. Neticede ağrı, uyuşma, yürürken bir süre sonra mecburi oturma, idrar ve büyük abdest kontrolünün bozulması, bacaklarda güçsüzlük, yürüme bozukluğu gibi belirtiler ortaya çıkabilir. Bu tarz şikayetlerle gelen hastalar çok iyi araştırılmalıdır. Çünkü spinal tümör gibi bazı hastalıkların belirti ve bulguları dar spinal kanalı taklit edebilir. Boyun bölgesindeki dar kanal ise kolları da etkiler.

Bir kişide “dar kanal” varsa buna ilave olacak küçücük bir fıtığın bile büyük ıstırap verebileceği, kliniğinin çok gürültülü seyredebileceği unutulmamalıdır.

Yürüme mesafesi ve ayakta kalma süresi belirgin şekilde kısalmış hastalarda fizik tedavi ve diğer cerrahi dışı tedavi metodları genellikle başarısız kalmaktadır.

Uzman doktor cerrahiye gerek görüyorsa geciktirilmemesinde yarar vardır. Bu tip hastalara uygulanan ameliyatla kanal genişletilmekte, sinir elemanlarının üzerindeki bası ortadan kaldırılmaktadır. Neticede hastalar çok rahatlamaktadırlar. Beraberinde bel fıtığı varsa aynı seansta fıtık da boşaltılmaktadır. Stabilizasyonun bozulması söz konusuysa aynı ameliyat içerisinde omurgayı güçlendiren ve stabilizasyonu sağlayan girişim de yapılabilmektedir. Hasta çok yaşlıysa veya genel anestezi alması herhangi bir nedenden dolayı sakıncalıysa ameliyatlar spinal anestezi ile gerçekleştirilebilmektedir.

Bel fıtığı ameliyatı olan hastalara göre bu hastalar bir iki gün daha fazla hastahanede tutulmaktadırlar. Ameliyat sonrası dönemde ise ortalama üç ay süreyle kendileri için uygun görülen korseyi takmaktadırlar.

Archived under hareket sistemi Yorumlar

Bursit nedir?, tedavisi, belirtileri

Bazı mesleklerde özellikle sık rastlanan bursit, eklem bölgelerinde ağrılı şişlikler olarak görülür. Erken tanıyla tedavisi kolaydır. Bursa, bir eklemi ya da kemiği kaplayan yumuşak dokunun üzerinde oluşan içi sıvı dolu bir keseciktir. Bursit ise bu keselerden birinin iltihaplanmasıdır. Sık rastlanan bu ağrılı durum, iltihaplanma önlenmezse, akut ya da kronik bir rahatsızlığa dönüşebilir.

İki tür bursa vardır. Birinci gruptakiler (anatomik bursa) kas kirişlerinin kemiklere ya da eklemlere yaslandıkları yerlerdeki sürtünmeyi engelleyen, içi sıvı dolu çok küçük keseciklerdir. Diz ekleminin çevresindeki kemiklerde bu bursalardan 15 tane vardır. İkinci türdeki bursalar, bir kemik üstündeki yumuşak dokunun sürekli sürtünme ya da yaralanma sonuunda ortaya çıkarlar. Sözgelimi, her gün sert bir zeminde saatlerce oturan birinin, kalça kemikleri üstünde oluşan bursalar bu türdendir.

İki bursanın da görevi aynıdır: Kas kirişlerinin, kemik üzerinde hareket ettikleri bölgelerde basıncı önlemek. Bursit, bir bursanın kronik olarak genişlemesi ya da akut bir biçimde şişmesi durumunda ortaya çıkar. Bu hastalık, dizlere sürekli basınç sonucu diz ekleminde oluşursa “diz üstü bursiti” adını alır. Herhangi bir sürtünme ya da yaralanma bursanın sıvı salgılamasına, dolayısıyla da şişmeye neden olur.

Belirtiler
Akut bursitlerde, bir kemik ya da eklem üzerinde sıcak, kırmızı ve ağrılı bir şişlik görülür. Çok şiddetli durumlarda belirtilere hareket güçlüğü de eklenebilir. Bursanın şişmesine neden olan sıvı, keseyi çevreleyen hücreler tarafından salgılanır. Bu sarı renkli sıvıda, iltihaplanmanın etkisiyle kılcal damarlardan sızan kan da bulunabilir. Bakteriyel bir enfeksiyon varsa, keseiçi sıvısında bakteriler ve akyuvarlar da görülür. Bunlar, kese içinde irin oluştururlar. Uzun süren (kronik) bursitler ise ya akut bursitlerin yinelenmesi ya da art arda zedelenmeler sonucunda bursanın şişmesiyle oluşur.

Bursit, tehlikeli bir hastalık değildir. Antibiyotiklerle, bursadaki bakterilerin bedene yayılmasının ve kan zehirlenmesine (septisemi) ya da veremin yayılmasına yol açmalarının önüne geçilmektedir. Romatizma ve gut uzun süre tedavi edilmeyip kendi haline bırakılırsa, bedenin başka bölgelerinde tehlikeli iltihaplanmalara yol açabilir; bunun gibi, kronik bursitler de tedavi edilmezlerse çevredeki kasların, dolayısıyla eklemin zayıflamasına neden olabilirler.

Nedenleri
Bir bursanın iltihaplanma nedenleri hala tam olarak bilinememektedir. Bursit, çocuklarda ve erişkinlerde aynı oranda görülür ama bazı insanlarda bursite yakalanma eğilimi daha fazladır. Sürtünme, bursanın ortaya çıkmasına neden olabilir. Bazı meslekler ya da çalışma biçimleri, bursanın gelişmesi için elverişli koşullar yaratabilir. Sözgelimi, dirseklerini masaya yaslayarak ders çalışan öğrencilerde, dizlerinin ve dirseklerinin üzerinde sürünerek çalışan madencilerde bursit sık görülür. Bazen hamalların ensesinde, omurga kemiği üzerinde; sırık hamallarının enselerinde ve omuzlarında; sabahtan akşama kadar tezgah başında oturan dokuma işçilerinin kalçalarında; diz çökerek çalışan bahçıvanların dizlerinde bursit olabilir. Bununla birlikte, sürtünme tam bir açıklama getirmekten uzaktır. Çünkü bazı insanlarda bursit, öteki insanlara oranla çok daha çabuk oluşmaktadır.

Daha ender görülen durumlarda bursit, ya bursadaki ya da eklemlerdeki bakteriyel iltihaplanmayla ortaya çıkar. Geçmişte verem, bursitin çok bilinen bir nedeniydi. Bazı romatoit artrit durumlarında, bir eklemin çevresindeki bursa şişmekte; ender görülen durumlarda ise bursada guta bağlı şişme görülmektedir. Genellikle yaşlılarda görülen dirsek bursitinin nedeni bilinmemektedir; bununla birlikte çok hızlı bir seyri vardır: Dirsekte, birkaç saat içinde yumurta büyüklüğünde bir şişlik oluşuverir.

Tedavi
Akut bursitin tedavisi, bursanın iltihaplı olabileceği ya da daha ender görülen nedenlerle ortaya çıkmış olabileceği hesaba katılarak, hekim eliyle yapılmalıdır. Neden belli değilse ya da bursit sürtünme ya da aşırı kullanma dolayısıyla ortaya çıkmışsa, hastalıktan etkilenmiş olan eklemin (ya da bölgenin) dinlendirilmesiyle iyileşme sağlanır. Ağrı varsa tedaviye ağrı kesiciler eklenir. Kesedeki şişkinliği azaltmak için, romatizma tedavisinde kullanılan ilaçlardan yararlanılabilir. Bakteriyel bir enfeksiyon varsa antibiyotikler kullanılmalıdır. İltihabı geriletmek için soğuk kompresler yapılabilir. Ancak buz torbası kullanırken, etkilenmiş bölgeyi yakacak kadar soğuk olmamasına dikkat edilmelidir. Buz torbasını kaldırdıktan sonra şişkinliği azalmış olan bölge yarım saat, esnek bantla sarılmalıdır. Eğer bu yöntemle şiş hafifletilirse, her dört saatte bir uygulama yinelenmelidir.

Bu basit tedavilerle iki – üç günde düzelmeyen bursitlerde, hekime başvurmak gerekir. Doktor yerel etkili bir ağrı kesici sürdüğü deriden iğneyle bursanın içine girerek, kese içindeki fazla sıvıyı alır. Bu işlem, hem hastayı rahatlatır, hem de alınan sıvının biyokimya ve mikrobiyoloji laboratuvarlarında incelenmesine (sıvıda bakteri olup olmadığını anlamak için) olanak sağlar. Doktor, keseye kortizonlu ilaç da enjekte edebilir; birçok vakada kortizon tedavisi olumlu sonuçlar verir. Bu tedavi yöntemi bursit iyileşene kadar yinelenmelidir. Bursit, tedaviye karşın iyileşmiyorsa, küçük bir ameliyatla, kesenin iç yüzündeki, sıvı salgılayan hücrelerin bulunduğu tabaka çıkarılır. Bu küçük ameliyat birçok hastada tam iyileşme sağlar. Ancak yine de, çok ender olmakla birlikte ameliyattan birkaç hafta sonra, aynı yerde, yeniden bursit oluştuğu görülebilmektedir.

Akut bursitteki ağrı ve hareket güçlüğünün, tedaviyle en geç on günde geçmesi gerekir. Kese bakteriyel bir iltihaplanma sonucu oluşmuşsa, yineleme olasılığı çok enderdir. Kronik bursitte, basınç ve sürtünme devam ederse hastalık yineler; dolayısıyla bursit tedavisinde ilaç kadar önemli olan, günlük yaşamdaki önlemlerdir. Diz bursitini önlemek için yumuşak diz sargıları kullanmalı; kalça bursitini engellemek için yastığa ve yumuşak yerlere oturulmalı; dirsek bursitine karşı dirseği sert yerlere dayamamalıdır. Bu basit önlemler bursit tedavisinde çok etkilidir. Ayak bileği bursitinde de (aşil bursiti) ayağı uzun süre dikkatli kullanmak gerekir.

Archived under hareket sistemi Yorumlar

Boyun Fıtığı nedir?, belirtileri, tedavisi

Her yaşta görülebilen tedavi edilebilir bir hastalık: Boyun fıtığı her yaşta görülebilir. Şiddetli ağrı ve sertlik genellikle birden ortaya çıksa da, başlangıçta hafif olup, günler hatta haftalar süren bir dönem içinde şiddeti artabilir. Ağır vakalarda kollarda ve ellerde karıncalanma, kuvvetsizlik ve uyuşukluk eşlik edebilir. Kaslardan biri veya birden fazlası zayıflayabilir.

Bazı boyun hareketleri kol ağrısı ve uyuşmayı artırabilir. Yeni başlayan ağrılar, zaman içinde destek tedavisi ile iyileşebilir. Ancak kısmi ve büyük felçli olanlarda iyileşme cerrahi tedavi gerektirir. Toplumda boyun ağrısı şikayetine sıkça rastlanır. Çok sık görülmesine rağmen bu ağrıların altında yatan nedenleri hiç kimse pek de merak etmez. Nasıl olsa bir gün geçer diye düşünülür. Ağrılar geçmeyip de rahatsız edici bir hâl alınca nedenleri sorgulanmaya başlanır. Oysa ki, her hastalıkta olduğu gibi, boyun hastalıkları içinde de erken teşhisin önemli olduğu gözardı edilmemelidir. Boyun fıtıkları, boyun omurları arasındaki disk denilen yapıların veya bu bölgedeki yumuşak dokuların, omuriliğin ve kollara giden sinir köklerinin çıktığı bölgelere bası yapması sonucu, bir grup klinik bulgu olarak ortaya çıkar.

Boyun fıtığı rahatsızlığı olan hastaların çoğu, belirlenebilen travma veya stres olmaksızın, sabahleyin uyanmada ortaya çıkan bir başlangıca sahiptir. Boyun hareketlerinde ağrılı kısıtlama vardır. Boynun ekstansiyonu, yani ön-arka hareket ekseni boyunca arkaya doğru gerilmesi, boyun fıtığı hastalığı mevcut olduğu zaman genellikle ağrıyı şiddetlendirir. Hastalar, kollarını yükseltip başlarının arkasına yerleştirmekle çoğunlukla ağrıda hafifleme sağlarlar. Bunun yanı sıra sinir basısını saptamada muayene esnasında yaptığımız bir takım testler vardır. Boyun ve omuz bölgesinde olan ve kollara yayılan her ağrı, her rahatsızlık şüphesiz boyun fıtığı demek değildir. Bu konuda yukarıdaki şikayetleri devam eden hastanın uzmana başvurmasında yarar vardır. Çünkü muayene bulguları gerek hastalığı saptamada, gerekse tedavinin yönlendirilmesinde oldukça önem taşımaktadır.

Gerekli görüldüğü takdirde düz röntgen incelemesinin yanında, boyun omurlarına yönelik tercihen MRI incelemesi ve EMG seçkin yöntemlerdir. Boyun fıtığına bağlı sinir kökü basısı bulunan hastaların yüzde 95inden fazlası cerrahi gerekmeksizin iyileşecektir. Bu iyileşme periyodunda bazı fizik tedavi yöntemleri faydalı olacaktır. Cerrahi tedavi, iyileşme göstermeyenler veya diğer tedavi yöntemlerine rağmen ilerleyici nörolojik hasar gelişenler için gereklidir. Doğru endikasyon halinde boyun fıtıklarına cerrahi yaklaşım, sonuçları genellikle iyi olan seçkin bir yöntemdir.

Archived under hareket sistemi Yorumlar

Bel ve Bacak Ağrısının Diğer Nedenleri, tedavisi

Bel ve/veya bacak ağrısı bulunan hastaların en çok yanıldıkları konulardan birisi de bu şikâyetlerini hemen bel fıtığına bağlamalarıdır. Halbuki bel fıtığı bu tarz ağrıları yapan pek çok nedenden sadece bir tanesidir. Fikir vermesi bakımından diğerlerine de kısaca değineceğiz.

Travma, bel ve/veya bacak ağrısına yol açan önemli sebeplerdendir. Travmanın şiddetine göre zedelenme yüzeyel dokularda kalabileceği gibi derine, omur kemikleri ve sinir elemanlarına kadar da ilerleyebilir. Bunların çoğu zorlanma, burkulma ve incinme tarzında hafif travmalar veya aşırı egzersize bağlı ağrılar olup şikâyetler ilaç ve istirahat tedavisi ile genelde bir hafta içinde geçer. Ancak omur kemiklerinde kırık ve/veya kaymaya yol açan daha ciddi travmaların tedavisi doğal olarak farklıdır.

Doğuştan gelen birtakım yapısal bozukluklar ve omurgadaki şekil bozuklukları da benzer şikâyetlere yol açabilir. Bunların bir kısmı ciltte belirti verirken diğer bir kısmında dışarıdan bakınca herhangi bir anormallik gözlenmez. Muayenenin tamamen normal olabildiği bu tip vakalarda teşhis görüntüleme yöntemleriyle konur.

Omurgadaki dejeneratif değişiklikler genellikle yaşlanmaya bağlı ortaya çıkarken bazı kişilerde meslek ve genetik yapı da önemli rol oynar. Yaşlanma sonucu disk ve bağlarda oluşan aşınma, yırtılma, deformasyon ağrı yapabilir. Hastanın şişman olması dezavantajdır. Bazen eklemlerin kalınlaşması, kireçlenme ve diskin dejenerasyonu ilerleyerek sinir elemanlarının geçtiği kanal ve delikleri daraltır. Bu da ciddi şikâyetlere neden olabilir.

Halkımızın “bel kayması” dediği spondilolistezis yine benzer şikâyetlere yol açabilir.

Sinir dokusunun bizzat kendisini ilgilendiren dejeneratif hastalıklar da gözardı edilmemelidir.

Çeşitli romatizmal rahatsızlıklar önemli bir grubu oluşturur. Hastanın hikâyesinin teferruatlı olarak alınması ve gerekli tetkiklerin yaptırılması yol göstericidir.

İltihabî hastalıklar da unutulmamalıdır. Beldeki kemiklerin iltihabı sözkonusu olabileceği gibi lezyon disk mesafesinde, zarlarda veya diğer yumuşak dokularda da bulunabilir. Bazen omur kemiklerinin tüberkülozunda görüldüğü gibi iltihap hem kemiği hem de yumuşak dokuları tutmuştur. Brusella gibi enfeksiyon hastalıkları yine benzer şikâyetlere yol açabilir. Çok nadir olarak bu bölgede mantarlara ve paraziter hastalıklara da rastlanabilir.

Damarları ilgilendiren bazı hastalıklarda benzer ağrılar bulunabilir. Vücudun en büyük atardamarı olan aortun karın boşluğundaki bölümünün veya aorttan ayrılan diğer damarların balonlaşması, öteki damarlara ait yapı ve şekil bozuklukları buna neden olabilir.

İç organlara ait rahatsızlıklar da dikkate alınmalıdır. Pankreas, karaciğer, safra kesesi, kalp iç zarı, bağırsakların ve böbreklerin iltihabı; mesane, prostat, yumurtalık, rahim ve alt karın boşluğundaki diğer organların hastalıkları; böbrek taşı, ülser ayırıcı teşhiste gözönünde bulundurulmalıdır.

Ciddi travmalar omur kemiklerinde kırılmalara neden olabilir. Yukarıdaki
şekilde L2 omur kemiğinin gövdesindeki kırık izlenmektedir.

Bel ve/veya bacak ağrısı dendiğinde insanların en çok korktuğu hastalıkların başında tümörler gelir. Bunların bir kısmı iyi huylu, bir kısmı ise kötü huyludur. Tümörler bizzat beldeki kemiklerden ya da yumuşak dokulardan köken alabileceği gibi komşu veya uzak organlardan yayılma yoluyla da gelmiş olabilirler. Uzak organlardan yayıldığı düşünülüyorsa meme, prostat ve akciğerler özellikle araştırılmalıdır. Pankreas, böbrek ve düzbağırsak tümörleri de unutulmamalıdır. Bu nedenle bel ve/veya bacak ağrıları ciddiye alınmalı, en ufak şüphede ileri tetkiklere gidilmelidir.

Bel bölgesinde rastlanan çeşitli kistler de benzer şikâyetlere yol açabilir.

Halkımızın kemik erimesi dediği osteoporoz belirli yaşın üzerindeki popülasyonda bel ve sırt ağrısının oldukça yaygın bir sebebidir. Daha çok bayanları tutan bu hastalık için düz Röntgen filmleri ve kemik dansitesi çalışmaları yol göstericidir. Omurgayı ciddi şekilde etkileyen diğer bir metabolik hastalık da vücuttaki kalsiyum ve fosfor yetersizliğine bağlı olarak gelişen osteomalazi yani kemik yumuşamasıdır. Paget hastalığı da bu gruba girer.

Bütün bunların yanında kronik radyum zehirlenmesi, kanamalar, sinirlerin iltihabı, lif-kas ağrısı, AIDS, omur kemiğinin kendi hastalıkları ve çeşitli jinekolojik hastalıklar gözardı edilmemelidir. Siyatik sinirin kalçadan iğne yapılırken veya başka nedenle yaralanması, bası altında kalması, sıkışması, beslenememesi, tümörleri dikkate alınmalıdır. Şeker hastalığı, kötü duruş ve oturuş alışkanlığı, şişmanlık, gebelik ve çeşitli psikolojik bozukluklar da bel veya bacak ağrısı yapabilir.

Ayırıcı teşhiste bacak damarlarından kaynaklanan, kalça eklemi ve diğer eklem rahatsızlıklarına bağlı olarak yayılan, sırt ve boyun bölgesindeki lezyonlardan yansıyan ağrıları ve diğer hastalıkları daima gözönünde bulundurmak gerekir.

Ayrıca, çevresindekilerin ilgi ve şefkatini çekmeye çalışan, tazminat veya erken emeklilik gibi dolaylı kazançlar hedefleyen insanların olabileceği de unutulmamalıdır.

Archived under hareket sistemi Yorumlar

Bel Fıtığı nedir?, belirtileri, tedavisi

Uygun tedavi yönteminin seçilmesi halinde bel fıtığı hastalarının iyileşme şansı çok yüksektir…

Bel fıtığında erken teşhis çok önemlidir. Çünkü, erken teşhis en çabuk sürede uygun tedaviye karar verilmesini sağlar. Uygun bir zamanlama ile yapılan cerrahiden hastanın faydalanma oranı daha yüksek olur. Hastalık belirli bir dönemi geçtikten sonra yapılan tedaviler ağrıyı geçirse de uyuşukluk, kuvvetsizlik gibi hastalığın belirtileri tam olarak düzelmeyebilir. Bu nedenle, erken teşhis ve eğer gerekiyorsa erken cerrahi tedavi hayati önem taşır.

Bel fıtığı, insan omurgasını oluşturan kemikler arasında vücudun yükünü dengeli olarak sağlayan disk dediğimiz dokunun fıtıklaşarak, komşuluğunda bulunan sinirlere doğru yer değiştirmesi ve bunları baskı altında bırakmasıdır.

İnsan vücudunun ağırlığını taşıyan omurgadır. Bu nedenle özellikle belin alt bölgesine binen yük, zorlayıcı hareketler, eğilip bükülme sonucu disk yapısının bozulması başlıca sebepleri oluşturur. Daha nadiren olmak üzere de çeşitli kazalar bel fıtığına sebebiyet verebilir.

Yaş, şişmanlık, ailesel yatkınlık, genetik özellikler, omurga yapısı bel fıtığı oluşumunda ve belirtilerinin görülmesinde önemlidir.

Bel fıtığının belirtileri nelerdir?

  • Bel ağrısı
  • Bacaklara vuran ağrı
  • Bacaklarda, ayakta uyuşma, güçsüzlük nadiren de olsa yanma ve iğnelenme
  • İdrar yapamama ya da idrar kaçırmadır.

    Bel fıtığı teşhisi nasıl konur?

  • Muayene
  • İleri görüntüleme yöntemleri ile inceleme (bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans)

    Görüntüleme yöntemlerinin değeri, ilgili uzmanın değerlendirmeleri ve yorumu ile artar. Bel fıtığının belirtileri genellikle ilk 8 ila 12 hafta içinde gerilediğinden, ileri tetkik yöntemleri sadece ameliyat düşünülen hastalarda yapılmalıdır.

    Bel fıtığının tedavi seçenekleri nelerdir?

  • İlaç tedavisi
  • Yatak istirahati
  • Fizik tedavi ve rehabilitasyon
  • Epidural kateterizasyon
  • Ameliyat

    Bel fıtığı cerrahisi nasıldır?

    Bel fıtığı ameliyatının esası; omurga kemikleri arasında fıtıklaşıp omurilik ve sinir dokusu üzerine doğru yer değiştirerek sinir dokusunu baskı altında tutan fıtık parçasının çıkartılması, temizlenmesi ve sinir dokusunun rahatlatılmasıdır. Fıtıklaşan bu bölgeye ulaşmak için mutlaka bir cerrahi müdahale gereklidir. Cerrahi yöntemler arasında temel olarak yapılan işlem ve sonuç açısından çok önemli farklılıklar bulunmamaktadır. Her bir yöntemin kendine göre endikasyonları, yapılabilme durumları mevcuttur. Önemli olan hastanın yapılan işlemden gördüğü neticedir.

    Bel fıtığı cerrahisindeki başarı yüzdesi nedir?

    Uygun endikasyon, yani doğru hasta seçimi halinde bel fıtığı ameliyatlarından fayda görme oranı yüzde 95tir. Yüzde 5 oranında ise doğru ameliyata rağmen yakınmaların devam etme riski vardır.

    Ameliyat olan hasta ne kadar süre sonra iyileşebilir?

    Özellikle son 15-20 yılda bilgisayarlı tomografi ve magnetik rezonans görüntüleme gibi tanı yöntemlerinin kullanılmaya başlaması bel fıtığını tespit etme ve başka hastalıklardan ayırdetmede büyük kolaylıklar sağlamıştır. Buna paralel olarak ameliyat tekniklerinde de gelişmeler olması sonucu bel fıtığı ameliyatları korkulan bir ameliyat olmaktan çıkmıştır. Artık hastanede kalma süresi giderek kısalmakta, hasta en kısa sürüde günlük yaşamına tekrar dönebilmektedir.

    Bel fıtığı hastalarına tavsiyeler:

  • Bel fıtığı ağrılarının nedeninin tam olarak teşhis edilebileceği bir merkeze ve bu konuda uzmanlaşmış bir hekime başvurulmalıdır.
  • Bel ağrısının nedeni bel fıtığıysa, bunun ameliyat gerektirip gerektirmediği ortaya konmalıdır.
  • Ameliyat gerektirmeyen durumlarda istirahat, ilaç tedavisi ve daha sonra bazı durumlarda fizik tedavi yeterli olmaktadır.
  • Ameliyatın gerekli olduğu durumlarda; hem nasıl bir ameliyat yapılacağı ve ameliyatın zamanlaması, hem de ameliyat sonrası dönemde dikkat edilmesi gereken hususlar konusunda hastaya yardımcı olunmalıdır.
  • Archived under hareket sistemi Yorumlar

    Paget Hastalığı nedir?, belirtileri, tedavisi

    Paget hastalığı denen rahatsızlık (aynı zamanda ostejtis deformans tıbbi adıyla da bilinir) adını 19. yüzyılın ortalarında yaşamış olan bir Ingiliz cerrahından almıştır ve osteoporozun aksi (tersi) durumudur. Paget kemik hastalığı başlangıçta çok fazla kemik dokusu parçalandığı zaman meydana gelir. Buna tepki olarak bir vücut yeni kemik yapma hızını artırır. Fakat yeni kemikler düzensiz bir şekilde yerleşir ve normal kemikten daha yumuşak ve daha zayıf olabilir. Fakat Paget hastalığının sonucu bir bakıma osteoporozunkine benzer, çünkü kemikler zayıflar ve deforme olabilir, hatta kırılabilir.
    Belirtiler

    - Etkilenen kemiklerde ağrı ve sıcaklık hissi,
    - Başağrısı,
    - Bacak bükülmesi,
    - işitme kaybı.

    Paget kemik hastalığı vakalarının çoğu 50 ile 70 yaş arasındaki hastalarda teşhis edilir.Ancak bazı ender durumlarda genç yetişkinlerde de bulunmuştur. Bazen aileyi özellik gösterir.

    Teşhis

    Doktorunuz kemiklerinizde Paget hastalığı olduğundan kuşkulanırsa, kemik yıkım ürünlerinin normalden fazla olup olmadığını belirlemek için kan ve idrar tahlilleri yaptırabilir. Röntgen ve radyoaktif izotoplarla kemik taraması da gerekebilir. Gerekli tedaviye karar vermek için nadiren kemik biyopsisi de yapılabilir.

    Bu hastalık birçok insanda belirti vermez. Başka bir nedenle röntgen çekildiğinde ya da kan tahlili yapıldığında rastlantıyla ortaya çıkarılabilir. Genellikle vücudun tek bir bölümü etki?enir (çoğu kez omurga, kafatası, kalça, uyluk ya d~ bacağın alt bölümü), ancak birden çok bölge de tutulabilir. Hastalıktan etkilenen kemikler deforme olur ve daha kolay kırılırlar. Hastalık genellikle yavaş ilerler.

    Nadir olarak sağırlık, konjestif kalp yetmezliği ya da habis kemik tümörleri gibi ciddi sorunlar ortaya çıkabilir.

    Tedavi

    Hastalık sorun yaratmadıkça tedavi gerekmez.

    İlaç Tedavisi

    Hastalığın erken dönemlerinde tek yapılması gereken, ağrı ve iltihabın tedavi edilmesidir. Aspirin veya diğer hafif antienflamatuar ve ağrı kesici ilaçlar yeterlidir. Bununla birlikte, hastalık ilerlerse, kalsitonin hormonu gibi daha güçlü ilaçların kullanılması gerekebilir. Tedavi etkisiz olduğunda doktorunuz etidronat ya da mitramisin verebilir.
    Paget hastalığı denen rahatsızlık (aynı zamanda ostejtis deformans tıbbi adıyla da bilinir) adını 19. yüzyılın ortalarında yaşamış olan bir Ingiliz cerrahından almıştır ve osteoporozun aksi (tersi) durumudur. Paget kemik hastalığı başlangıçta çok fazla kemik dokusu parçalandığı zaman meydana gelir. Buna tepki olarak bir vücut yeni kemik yapma hızını artırır. Fakat yeni kemikler düzensiz bir şekilde yerleşir ve normal kemikten daha yumuşak ve daha zayıf olabilir. Fakat Paget hastalığının sonucu bir bakıma osteoporozunkine benzer, çünkü kemikler zayıflar ve deforme olabilir, hatta kırılabilir.

    Ameliyat

    Kemikte şekil bozukluğu oluştuğunda nadiren ameliyat gerekebilir.

    Archived under hareket sistemi Yorumlar

    $kod