‘hareket sistemi’ Kategorisi için Arşiv

Hipoterapi nedir?, belirtileri, tedavi süreci

Pazar, 06 Temmuz 2008

Hipoterapi gereği, spastik çocuklar, çıplak ata eğersiz bindiriliyor. Atın vücut sıcaklığının gergin kaslara temas etmesi sonucu çocuklarda büyük bir gevşeme gerçekleşiyor. Örneğin bir yıl önce tek başına ayakta bile duramayanlar, bugün kendi başlarına merdiven çıkabiliyor. Çocukların kendi kendilerine hareket edebilmelerinden duydukları sevinç de psikolojik bir rahatlama getiriyor.

İlk kez M.Ö. 5. yüzyılda Yunanlı askerlere uygulanan hipoterapi , daha sonraki yüzyıllarda unutulmuş. 19. yüzyıl İngiltere’sinde yeniden uygulanmaya başlanmış ama o dönemde de sürekli bir tedavi yöntemi olarak kullanılmamış. Bugün İngiltere ve Avustralya’da iki merkezde uygulanan hipoterapi yöntemi, ABD’de bazı özel kliniklerde denileniyor. Hipoterapinin Batı’da yaygın bir tedavi yöntemi olmamasının en önemli nedeni maliyetinin yüksek olması.

Türkiye’de hipoterapiyi ilk kez deneyen Ankara’daki Pırıl Özürlü Çocuklar Merkezi’nde bu tedavi için ayrıca bir ücret alınmıyor. Ancak yöntem, çocukların hepsine uygulanmıyor. Hipoterapi görecek çocuğun algılamasının gelişmiş olması, komut alabilecek düzeyde olması gerekiyor.

İyileşme süresi de yine çocuğa göre değişiyor. Atla tedavi uygulamasına başladıktan altı ay sonra bir değerlendirme yapan yöneticiler, kendi başına yürüyemeyen çocukların vücut dengelerini kurabildiklerini görmüşler. Yürümeyi başaranlar, hipoterapiden ayrılıp fizik tedavi merkezindeki egzersizlerine dönüyorlar. Eğitim görenler sadece çocuklar değil. Merkez, aileler için iki psikiyatrist eşliğinde haftada bir gün psikolojik destek dersleri veriyor.

Fizik Tedavi nedir?, nasıl uygulanır

Pazar, 06 Temmuz 2008

Hastalıkların tedâvisinde fizik ajanların (ısı, hareket ışın, elektrik) kullanıldığı bir tıp dalı. Fizik tedâvi, vücudun motor (hareketle ilgili) fonksiyonlarını etkileyen hastalık veya ağrıların tedâvisini, hastaların rehabilitasyonunu (eski hâle getirilmesini) sağlayarak yapan bir uzmanlık dalıdır. Bu sebeple “fizik tedâvi-rehabilitasyon” bilim dalı olarak da adlandırılır. Fizik tedâvi hastaların daha rahat ve verimli bir hayâta dönmesini gâye edinir.

Esas îtibâriyle insan vücudu muhtelif enerji şekillerinin husûle geldiği muazzam bir yapıdır. Bu muazzam yapı içinde meydana gelen fizikî ve kimyevî olaylar, sıcaklık, mekanik hareket gibi neticeler sağlar. Organizmanın kendi içinde meydana gelen bu fizik enerji şekillerinin yanında dışarıdan da fizikî enerjilerin verilmesi ve enerji şekli ve dozuna göre vücutta çeşitli değişikliklerin meydana getirilmesi mümkündür.

Fizik tedâvi vâsıtalarının hemen hepsi, insan vücuduna cilt yoluyla tatbik edilen vâsıtalardır. Derimiz sâdece koruyucu değil, daha birçok vazifesi olan bir organımızdır. İç organların bir kısmı, hemen üzerlerindeki bir kısmı da daha uzak noktalardaki deriyle, sinirleri vâsıtasıyla sıkı bir temas ve münâsebet hâlindedir. Deriden yapılan tesirler ile iç organlarda ortaya çıkan olaylara “revülsiyon” denir. Genel olarak fizik tedâvi, deri ve derialtı dokusunda, damarlarda değişiklikler husûle getirip, metabolizmaya tesir etmek için kullanılır.

Târihin çok eski devirlerinden beri insanlar, fizikî ajanları, hastalıkların tedâvisinde kullanmışlardır. Başlangıçta güneş, tabiî sıcak su kaynakları, torpidobalığının elektrik deşarjları gibi tabiî fizik enerji kaynaklarını tedâvi vâsıtası olarak kullanan insanlar, teknik ilerledikçe yeni fizikî kaynakları hastaların istifâdesine sunmuşlardır. Sun’î fizik vâsıtalarının tedâvi sahasında kullanılmaya başlanmasındaki en mühim âmil, elektrik enerjisinin keşfi ve kullanılmaya başlanmasıdır. Elektriğin hastalıkların tedâvisinde kullanılmaya başlanılması ise 18. yüzyılda Benjamin Franklin tarafından gerçekleştirilmiştir.

Fizik tedâvi bir tıbbî servis olarak Birinci Dünyâ Savaşından sonra gelişti. Bu gelişmeye çocuk felci salgınları ve savaşların sonucunda ortaya çıkan sakatlanmış genç insan yığınları sebep oldu. Daha sonraları fizik tedâvi, kırık, yanık, verem, bel ağrıları, bayılmalar ve sinir harabiyetleri ile de ilgilendi. Fizik tedâvi, ortopedik cerrâhî ile de yakından ilgilidir. Bundan başka hemen her tıp dalında uzmanlaşmış hekimler tarafından fizik tedâvi hastalara sık olarak tavsiye edilmektedir.

Fizik tedâvinin amaçları şöylece özetlenebilir: Ağrının giderilmesi, kuvvet ve hareket gibi fonksiyonların yeniden sağlanması, zarûrî hareketleri yapabilmesi için hastaya gereken eğitimin verilmesi, vücudun çeşitli fonksiyonlarının ölçülmesi. Bu son konudaki testler: Kas kuvveti, eklem hareketlerinin derecesi, soluk alma kapasitesi, kalp fonksiyonlarının ölçülmesi gibi konuları ihtiva eder.

Tedâvi tipleri: Sık kullanılan metodlar şunlardır: Isı, masaj, hareket (egzersiz), elektrik akımı ve fonksiyonel eğitim.

Isı: Genellikle tedâvi edilen bölgede ağrıyı azaltıcı ve dolaşımı tenbih edici etkisi sebebiyle kullanılır. İnfrared lambaları, kısa dalgalı radyasyon veya diatermi akımları, sıcak nemli kompresler, sıcak su, erimiş haldeki parafin mumu veya ultrason (ses ötesi) dalgaları şeklinde uygulanır.

Masaj: Temelde dolaşıma yardımcı olmak, ağrıyı veya kas kasılmalarını (spazmı) azaltmak gâyesiyle uygulanır. Masaj daha çok eller vâsıtasıyla, bâzan da girdaplı su veya mekanik cihazlar vâsıtasıyla yapılır.

Egzersiz: En çok uygulanan tedâvi şeklidir. Bu yolla eklemdeki hareket miktarı arttırılır veya kasın uyumlu bir şekilde hastanın kontrolü altında kasılıp gevşemesi sağlanır. Hareket fizik tedâvi uzmanı tarafından yaptırılır. İyice eğitilen hastalar da düzenli olarak kendi başlarına belli eksersizleri yapabilirler. Pasif denilen başkasının yaptırdığı veya kendisi bir güç harcamadan yapılan hareketler eklemin hareket kâbiliyetini arttırmada yardımcı olabilirler. Bir kasın kuvvetlenmesi lüzum ettiğinde hastaların aktif hareketler yaparak kasları çalıştırmaları gerekmektedir. Çeşitli egzersiz cihazları mevcuttur. Egzersiz tedâvisi eklem hareketini kısıtlayan durumlarda, felçlerde, soluk alma bozukluklarında kullanılır.

Elektrik akımları: Sathî kaslara ciltten düşük akımlar uygulanarak kasılma sağlanabilir. Bu metod zayıflamış kasların alıştırılması ve sinirlerin sağlam olup olmadığını anlamada kullanılır.

Fonksiyonel eğitim: Bu yolla hastanın sakat hâline rağmen rahat ve güvenilir bir hayat sürmesi ve ihtiyaçlarını karşılayabilmesi sağlanır. Bu tip bir eğitim uzun zaman alır. Hastaya sâdece sakat kısımlarını değil, diğer uzuvlarını da kullanmasını gerektiren çeşitli meşguliyetler öğretilir.

El Hastalıklarında Mikrocerrahi nedir?, nasıl uygulanır

Pazar, 06 Temmuz 2008

Yaygın kanaatin aksine el cerrahisi sadece el yaralanmaları ya da kopmaları ile ilgilenmez. Doğumsal el ve kol sakatlıklarından felçlere, romatoid el hastalıklarına ve tümörlere kadar uzanan geniş bir ilgi alanı vardır.

El hastalıkları yaş dönemlerine göre ayrılır. Bu yaş dönemleri; bebeklik, çocukluk - gençlik ve orta - ileri yaş olmak üzere üç bölümden meydana gelir.

Bebeklik dönemi

Yeni doğmuş bir bebeğin elinin şekli, parmakların sayısı, uzunluğu ya da kısalığı, parmaklardaki yapışıklık hemen ilk göze çarpan bulgulardır. Hareketlerini gözlemek, gücünü tartmak sinir yapısını ölçmede önemli bilgiler verir. Aslında sıkça rastlanan ama çocukların ellerini yumruk gibi yapmaları yüzünden gözden kaçan bir başka bulgu da başparmağın (diğerlerinde de olabilir) tendonun sıkışmasıdır. Bu hastalıkta başparmak tam açılamaz ve avuç içinde sertlik ele gelir. Tüm bu hastalıkların bu çağda yapılacak , kolay ve sonucu en güzel olandır. Doğum sonrası ve ileride de çeşitli sebeplerle oluşan felçler, hareket ve güç kayıpları …. ile birlikte yapılarak başarılı olunmaktadır.

Çocukluk ve gençlik

Bu çağda yaşın da etkisi ile başlayan yaramazlıklar neticesinde yaralanmalar ilk sırayı alır. Tendon, damar, sinir kesilerine ve kırıklara sıkça rastlanır. Oluşan doku kayıpları ve kesiler mikrocerrahi yöntemi ile başarı ile onarılmaktadır.

Ağrılı el bileği, eli ve parmakları oynatamama dikkat edilmesi gereken hususlardır. Eldeki şişliklerin, özellikle el bileği sırtında oluşan küçük şişliklerin geciktirilmemelidir.

Yurdumuzda sağlığa verilen önemin azlığı sonucu sınıkçı diye tabir edilen kişilerin bilimsel yaklaşımdan yoksun uygulamaları incinme, bertilme gibi yanlış tabirlerle geçiştirdikleri hastalıkların ileride büyük sorunlara yol açtığını bilmekteyiz.

Tırnak ve parmak bakımına dikkat edilmeyen çocuklarda hele de parmaklarını yiyen hastalarda abse ve iltihaplanmalara sıkça rastlamaktayız.

Tümörler nadir de olsa gördüğümüz; ancak erken müdahale ile tedavide başarı elde ettiğimiz hastalıklardır.

Orta ve ileri yaşlar

Bu grup hastalarda yaralanmalar, iltihap ve tümörlerin yanı sıra diğer kendine has hastalıklara da rastlamaktayız. Şöyle ki, romatizmal yakınmalar ön plana çıkmaktadır. Şekil bozukluğuna dek yol açacak romatizmalarda müdahale sakat kalmanın önüne geçecektir.

Özellikle hanımlarda karşılaştığımız bir diğer hastalık da parmak uçlarında uyuşma, his kaybı ve başparmakta güçsüzlükle başlayan sinir sıkışmalarıdır. Sıkışan doku hele de sinir gibi önemli bir yapı ise mutlak incelenmelidir. Erken dönemde tedavi edilerek ileride eli kullanamama, hissetmeme gibi sonuçlar doğuracak durumlarla karşılaşılmış olur.

Guatr, gebe, aşırı kilo alıp verme, bilek kırığı, boyun kireçlenmesi gibi hastalığı olanlar bu konuya daha fazla hassasiyet göstermelidirler.

Avuç içindeki büzüşmeler, liflerde hareketlerle oluşan ağrı, parmakların hareketi ile sıkışıp birden gevşeyen (tetik gibi) olgular yine erken olmaları kaydı ile başarı ile tedavi edilmektedirler.

El bileği kırığı, yaşlı kemik erimesi olan hastalarda sıkça üzerine düşme neticesinde oluşmaktadır. Eğri kaynama, geç dönemde ağrı, hareketsizlik ve güçsüzlüğü getirdiğinden kaynamış bile olsa düzeltilmesi gerekmektedir.

Sık tekrarlayan hareketlerin (örneğin daktilo, bilgisayar gibi büro makinelerini ya da tornavida gibi el aletlerini kullanma, el işi yapma) zamanla yaptığı aşınmaların ağrılarını da burada belirtmek gerekir. Tırnak ve parmaklardaki yanlış ve gereksiz çekimlerin yaptığı kozmetik bozukluklar da el cerrahisinin ilgi alanı içerisindedir.

Diyabet, Diyabetli Ayağın Tanımı nedir?, tedavisi, belirtileri

Pazar, 06 Temmuz 2008

halk arasındaki bilinen ifadesiyle “şeker hastalığı”; vücudun şekeri vücuda yararlı hale getiren ve pankreas bezinden salgılanan “insülin” adı verilen hormonun üretilemediği ya da kullanılamadığı zaman ortaya çıkan ve kandaki şeker miktarının yükselmesiyle oluşan bir hastalıktır.

Şeker başta beynimizin çalışması olmak üzere, bedenin enerjisini sağlayan ana elemandır. Ancak kandaki düzeyi yükseldiğinde bu şeker bir çok değişik mekanizmayla çok sayıdaki organa zarar vermektedir.

hastalığı” farklı mekanizmalarla ayakları da etkiler. Şeker öncelikle bacağa kan götüren ve getiren damarların yapısını bozar. Bu da dokularda beslenme bozukluğundan dolayı, kasların zayıflaması eklemlerde şekil bozukluğuna sebep olur. Beslenme yetersizliği ayrıca, enfeksiyonların iyileşmesini de geciktirir. Ardından sinirleri değişik biçimlerde harap ederek işlevlerini bozar.

hastalığı, derinin kendisini yenilemesi bakımından da olumsuz etkiler yaptığı gibi, herhangi bir nedenle deri bütünlüğü bozulduğunda yani deride bir yara oluştuğunda da yara iyileşmesini daha geciktirir. Ayrıca yara zemininin çeşitli mikroplarla ve mantarlarla oluşan enfeksiyonlarını da kolaylaştırır.

Bu nedenlerle diyabeti olan hastalar, çok sayıda ayak sorunu yaşamaya adaydırlar. Dahası bu sorunlar zaman içinde yavaş yavaş ortaya çıktığından bir oranda kişi bu küçük sorunları önemsemez ve onlarla yaşamaya çalışır. Bu ise sorunların büyümesine ve giderek çözümlenmesinin olanaksız hale gelmesine yol açar.

Diyabetli hastaların ayaklarıyla ilgili sorun yaşamamaları için bir yanda hastalığını en iyi biçimde tedavi ettirerek, kan şekerlerini normal sınırlar içinde tutmalı, diğer yanda da ayak bakımlarına herkesten daha çok özen göstermelidirler.

Bakım düzenli yapılmaz, sorunlar “küçük”ken çözümlenmediğinde ayak parmaklarının ya da ayağın tümünün kaybına yol açacak olumsuzluklar yaşanabilir.

Diyabetli hastaların ayak bakımları yukarıda anlattığımız bakımın düzenli ve sürekli olarak yapılmasıyla gerçekleşir. Ayrıca deri, sinir ve damarlarda ortaya çıkan sorunlara yönelik olarak yapılması gereken işlemler vardır.

Sinir hasarı gelişmiş olanlarda kişi duymayan yerlerini bilmeli ve diğer duyularının yardımıyla bunların duyu yönünden yetersizliklerini giderecek yöntemler bulmalıdırlar. Küçük ve önemsiz görünen kesiklerin, sıyrıkların ve yanıkların erkenden farkına varacak yöntemler bulmalıdırlar.

Derinin düzenli gözlenmesi herhangi bir olumsuzluğun erken fark edilmesini sağlar. Bu da onlara yönelik önlemlerin ve tedavilerin uygulanmasını sağlayacaktır.

Benzer biçimde ayak ve bacak damarlarının da kontrolü yapılarak, kan akımının durumu saptanmalı ve bunda ortaya çıkan sorunlara yönelik uygun tedavi ve bakımlar planlanmalıdır.

Her diyabetli hasta kendisini tedavi eden dâhiliye uzmanıyla işbirliği halinde çalışan bir ayak bakım merkezi ve dermatoloji uzmanının kontrolü altında olmalıdır.

“Diyabetik ayak” terimi, ayağın herhangi bir etkenden rahatsız olmasından sonra, derinin bozulması, yara oluşumu, doku ölümü (nekroz) ve enfeksiyon döngüsünü içerir. Bazı durumlarda başlayan enfeksiyonlar yayılarak kemiğe kadar ilerleyebilir ve “osteomiyelit” denilen güç kemik enfeksiyonlarına yol açabilir.

Düzenli ayak bakımı bu komplikasyonları engelleyebilir. Bakımın temel amacı ayağın her anlamdaki bütünlüğünün muhafaza edilmesidir.

Bu amaçla ayak gözle muayene edilerek; dikkatli bir şekilde izlenmelidir. Bu muayene kişinin kendisi tarafından örneğin bir ayna yardımı ile yapılabileceği gibi, bir yakını tarafından da yapılabilir.

Ayağın Kontrolü

Ayak derisindeki solukluk, kızarıklık, koyulaşma gibi renk değişiklikleri, derinin herhangi bir noktasındaki ısı(sıcaklık) artışı ya da azalması şeklindeki değişiklikler, ayağın ya da bileğin herhangi bir bölümündeki şişlikler, iyileşmeyen açık yaralar, ya da su kabarcıkları, cerahat toplamaları, akıntı, kanama veya kötü kokular, batık tırnaklar, tırnak yatağındaki veya çevresindeki iltihaplar, tırnaktaki mantar enfeksiyonları, ayağın herhangi bir yerindeki sertlikler, kalınlaşmalar ve nasırlar, derideki ve özellikle topuktaki çatlak bölgeler, ayağın herhangi bir yerine dokunulduğunda ortaya çıkan ağrı, ya da çeşitli “nahoş” (diken batması, karıncalanma, iğne batması duygusu, yanma, uyuşukluk, duygusuzluk, vb.) duygular dikkatli bir şekilde gözlenmeli, ayrıca her iki ayak arasındaki farklılıklara dikkat edilmelidir.
Aramanız gereken önemli bazı değişiklikler ve anlamları

• kızarıklık, şişlik, sıcaklık (enfeksiyonu düşündürebilir),
• çatlaklar, yaralar (enfeksiyona zemin hazırlar),
• cerahat, akıntı, kanama, koku (enfeksiyon varlığı),
• tırnak batması (enfeksiyonu davet eder),
• kırmızı çizgilenme (içte enfeksiyonu düşündürür),
• soluk ya da mor deri (zayıf dolaşımı düşündürür),
• ağrı, karıncalanma, yanma, uyuşma ya da his kaybı (sinir hasarını düşündürür),
• soğuk bölgeler (dolaşım azlığını düşündürür).
• Ayaklarınızı her gün ılık su ve sabunla yıkayın, suyun sıcaklığını dirseğinizle kontrol edin.
• Ayaklarınızı, özellikle parmak aralarını, tam olarak kurulayın, parmak araları dışındaki bölgelere nemlendirici uygulayın, fazla nemi pudra ile alın.

Bunların herhangi biri veya birkaçı gözlendiğinde bir merkeze veya uzmana danışılmalı ve muayene olmalıdır. Eğer o anda bu olanak yoksa bir yere kaydedilmeli ve ilk fırsatta başvurulan hekime anlatılarak muayene etmesi sağlanmalıdır.

Ayağın Bakımı

Herhangi bir bulgu ve/veya yakınma olmasa da ayağa yine de gündelik bakım uygulanmalıdır. Yani ayaklar her gün ılık su ve sabunla yıkanmalı, özellikle parmak araları olmak üzere, tam olarak kurulanmalı, gereken yerlere nemlendirici uygulanmalı veya hafif yağlı kremlerle yağlanmalıdır.

Ayakkabı Seçimi

Diyabetli hastaların ayakkabı seçimleri de çok önemlidir ve ayaklarının durumu göz önünde bulundurularak, yine bir uzmanın yönlendirmesiyle seçilmelidir.

Çok bol ya da dar, büyük ya da küçük ayakkabılardan kesinlikle kaçınılmalıdır. Yüksek topuklu ayakkabılar, tabanı çok ince ayakkabılar, yüksek boğazlı ve plastik malzemeden yapılmış, ayağın havalanmasının mümkün olmadığı ayakkabılardan kaçınılmalıdır.

Ayak ayakkabının içinde kaymamalı veya çok sıkmamalıdır. Ayakkabının üst kısmının yumuşak ve esnek olmasına, içinde herhangi bir düzensizlik, dikiş vb çıkıntıların olmamasına özellikle dikkat edilmelidir.

Ayakkabı seçerken dikkat edilmesi gerekenler:

• Ayakkabının üst kısmı yumuşak ve esnek, iç kaplama ise düz olmalı ve çıkıntıları ve dikişleri olmamalı,
• Deriden ya da diğer nefes alabilen malzemeden yapılmış olmalı,
• Ön kısım içinde tüm parmaklar ayakkabıya temas etmeden hareket edebilmeli, başparmak ve ayakkabının ucu arasında 1-1.5 cm mesafe olmalı,
• İç taban ve iç malzeme rahatsızlık vermeyecek biçimde bağlantılı yapılmış olmalı,
• Topuklar kayma, sıkışma ve basıya sebep olmadan ayak şekline uymalı,
• Taban özellikle ön kısımda esnek olmalı,
• Yüksek topuklu ve ince uçlu ayakkabılardan kaçınılmalı.

Diyabetli hastaların ayaklarının sağlığı için genel olarak özen göstermesi gereken durumlar da vardır.

Genel Önlemler

Bunların başında ayakların taşıdığı yükün azaltılması gerekir. Bu nedenle kilo almaktan kaçınılmalı, hatta mevcut beden ağırlığının azaltılması için çaba sarf edilmelidir.

Hareketsiz bir yaşamdan olabildiğince kaçınılmalı, aşırıya kaçılmadan düzenli ve sürekli olarak egzersiz yapılmalı ve özellikle yürümelidir. Eğer toplardamarlarla ilgili bir sorun varsa, yürüme sırasında çok sıkı olmayan varis çorapları giyilmelidir.

Uzun süre sabit ayakta durulmamalı, otururken de bacaklara kan gidişini veya dönüşünü engelleyecek pozisyonlardan kaçınılmalıdır. Özellikle bacak bacak üstüne atmak, diz çöker durumda oturmak dar ve sıkışık mekânlarda sürekli ve uzun süre kalınmamalı, oturarak çalışanlarda oturulan koltuk düzeyinde bir sehpa yardımıyla ayak yukarıda tutulmalıdır.

Sigara ve alkol kullanmaktan kaçınılmalıdır. Çünkü her ikisi de başta damarlar olmak üzere genel olarak vücut üzerinde yol açtığı olumsuzluklarla ayakları olumsuz etkileyecektir.

Belirli aralıklarla bir ayak merkezinde veya diyabeti izleyen dâhiliye uzmanıyla işbirliği yapan bir uzmanın kontrolü altında olmalı ve önerilerini düzenli olarak uygulamalıdır.

Dar Spinal Kanal nedir?, tedavisi, belirtileri

Pazar, 06 Temmuz 2008

Bel fıtığından söz ederken insanlardaki bazı yanlış kanaatleri ortadan kaldırmak için “dar kanal” bahsine de değinmemiz gerekmektedir. Çünkü bilinenin aksine “dar kanal”, mümkün olan bir rahatsızlıktır ve cerrahi tedaviden elde edilen sonuçlar ameliyat usulüne uygun yapıldığı takdirde en az bel fıtığındaki kadar yüz güldürücüdür.

İçinden omurilik ve sinirlerin geçtiği omurga kanalı üst üste dizilmiş kemiklerden oluşan ince, uzun, kıvrımlı bir borudur. Bu kanalın belirli bir genişliği vardır. Şayet bu genişlik azalırsa kanalın içinden geçmekte olan omurilik ve sinirler sıkışmaya başlar. Neticede ağrı, uyuşma, yürürken bir süre sonra mecburi oturma, idrar ve büyük abdest kontrolünün bozulması, bacaklarda güçsüzlük, yürüme bozukluğu gibi belirtiler ortaya çıkabilir. Bu tarz şikayetlerle gelen hastalar çok iyi araştırılmalıdır. Çünkü spinal tümör gibi bazı hastalıkların belirti ve bulguları dar spinal kanalı taklit edebilir. Boyun bölgesindeki dar kanal ise kolları da etkiler.

Bir kişide “dar kanal” varsa buna ilave olacak küçücük bir fıtığın bile büyük ıstırap verebileceği, kliniğinin çok gürültülü seyredebileceği unutulmamalıdır.

Yürüme mesafesi ve ayakta kalma süresi belirgin şekilde kısalmış hastalarda fizik tedavi ve diğer cerrahi dışı tedavi metodları genellikle başarısız kalmaktadır.

Uzman doktor cerrahiye gerek görüyorsa geciktirilmemesinde yarar vardır. Bu tip hastalara uygulanan ameliyatla kanal genişletilmekte, sinir elemanlarının üzerindeki bası ortadan kaldırılmaktadır. Neticede hastalar çok rahatlamaktadırlar. Beraberinde bel fıtığı varsa aynı seansta fıtık da boşaltılmaktadır. Stabilizasyonun bozulması söz konusuysa aynı ameliyat içerisinde omurgayı güçlendiren ve stabilizasyonu sağlayan girişim de yapılabilmektedir. Hasta çok yaşlıysa veya genel anestezi alması herhangi bir nedenden dolayı sakıncalıysa ameliyatlar spinal anestezi ile gerçekleştirilebilmektedir.

Bel fıtığı ameliyatı olan hastalara göre bu hastalar bir iki gün daha fazla hastahanede tutulmaktadırlar. Ameliyat sonrası dönemde ise ortalama üç ay süreyle kendileri için uygun görülen korseyi takmaktadırlar.